Değerli kardeşlerim,
Kıymetli dostlarım!

Sokağa adımını at, kulağını biraz aç…
Her yerden aynı sözler yükseliyor:
“Geçinemiyoruz, bittik, tükendik!”
Duyan da sanır ki memlekette ekmek kalmadı, umut tükendi!

Memur dertli, işçi dertli, esnaf dertli...
Ama işin garibi, işveren de dertli!
Evine aylık yarım milyon lira giren de “yandık” diyor,
200 bin kazanan da...
Ama bir bakıyorsun, 60–70 bin kazanan bir insan hâline razı,
sabah kalkınca “Elhamdülillah” diyerek güne başlıyor.

İşte fark burada!
Mesele cebimiz değil, gönlümüzdür.
Kiminin kesesi dolu ama kalbi aç;
kiminin imkânı az ama kalbi huzurla dolu.

Birinin arabası var ama yüzü gülmüyor,
öbürünün cebinde beş kuruş yok ama yüreği şükürle dolup taşıyor!

EN BÜYÜK ZENGİNLİK: GÖNÜL TOKLUĞU

Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor:“Gerçek zenginlik, mal çokluğu değil; gönül zenginliğidir.” (Buhârî, Rikâk 15; Müslim, Zekât 130)

Ne güzel söylemiş Efendimiz!
Zenginlik cüzdanda değil, kalptedir.
Altının, doların, evin, araban olabilir ama huzurun yoksa,
vallahi o zenginlik bir işe yaramaz!

Asıl zengin, kanaat eden insandır.
Çünkü gönlü tok olanın gözü aç olmaz.
Aza kanaat eden, çoğu da bereketle yaşar.
Unutmayalım: Gönlü zengin olan, dünyanın en zenginidir!

GERÇEKTEN TÜKENDİK Mİ?

Bir de şöyle etrafa bakalım...
Okul kapılarına gidin, cami önlerine, belediye binalarına...
Araba koyacak yer bulamıyorsunuz!
Her evin önünde bir, bazısında iki araba!

Evet, çoğu borçla alınmış olabilir.
Ama insan, ödeyebileceğine inanmasa o borca girer mi?
Demek ki bu millet hâlâ umudunu kesmemiş, hâlâ geleceğine inanıyor!

Bu tükenmişlik değil,
bu gayretin, dirilişin, çabanın ta kendisidir!

Yirmi yıl önce, sokağın her yerinde aracınız kolaylıkla Park etme imkanımız vardı.
Bugün aynı sokaklarda yer bulmak mesele!
Çünkü herkesin arabası var, herkes bir şekilde rızkını arıyor,
yaşıyor, çalışıyor, üretiyor.

Dün hayaldi, bugün gerçek oldu!
Demek ki Allah, çalışan ve sabreden kulunun elinden bereketi eksik etmiyor.

ASIL HASTALIK: NANKÖRLÜK VİRÜSÜ

Evet, hayat pahalı.
Markete gidince etiketler el yakıyor.
Ama asıl dert bu değil!
Asıl dert: şükürsüzlük!
Nankörlük öyle bir virüs ki, bulaştı mı kalbi kurutur.
İnsanın elindekini görmez, olmayanın derdine düşer.

Hamdolsun sağlık yerinde,
hamdolsun çatımız var, soframızda ekmeğimiz var,
vatansız, bayraksız değiliz!

Sabah kahvaltıya oturuyorsun; zeytin, peynir, bal, çay...
Ama “Elhamdülillah” demek aklımıza gelmiyor!
Oysa Rabbimiz ne buyuruyor:

“Eğer şükrederseniz, elbette size nimetimi artırırım. Ama nankörlük ederseniz, azabım çok şiddetlidir.” (İbrahim 14/7)

İşte mesele bu kadar açık!
Şükreden kazanır, sızlanan kaybeder.
Şükür, nimeti çoğaltır; nankörlük, elindekini de alır!

HAYDİ, KALBİMİZİ YENİDEN PROGRAMLAYALIM!

Bir nefes alalım ve kendimize soralım:
“Yirmi yıl önce neye sahiptik, bugün nelerimiz var?”

Dün hayalini kurduklarımız,
bugün elimizin altında!
Ama insan alışınca unutuveriyor…
Şükür etmeyince, kalp köreliyor, göz görmez oluyor.

Hadi, kalbimizi yeniden ayarlayalım!
Bir “şükür devrimi” başlatalım içimizde.
Her nimette Rabbimizi hatırlayalım.
Çünkü şükreden insanın derdi de küçülür,
nimeti de bereketlenir.

Unutmayalım:
Şikâyet edenin yüzü asılır, şükredenin alnı ışıldar!

Şükür, nimetin sigortasıdır!
Şükür, hem cüzdanı hem kalbi korur.
Nankörlük ise en büyük iflastır!

Allah hepimizin kalbine kanaat, diline şükür nasip etsin.
Ne olursa olsun, hâlimize şükredelim,
nimetimizi çoğaltan Rabbimize nankörlük etmeyelim.

Bu millet şükürle dirildi,
inşallah yine şükürle yükselecek!

Selam ve dualarımla,

Muhammed SARI