Değerli Kardeşlerim,
Meydanlar, bir milletin ruh hâlini yansıtan en büyük aynalardır. Tarih, bu aynada kimi zaman millî birlik ve dirayetin coşkusunu, kimi zaman ise siyasî hınç ve itirazın gürültüsünü kaydetmiştir. Türkiye, yakın tarihinde iki büyük toplanma dalgasına şahit oldu; biri varoluşsal bir tehdide karşı direnişin, diğeri ise hukuki bir karara itirazın tezahürüydü.
15 Temmuz Gecesi ve Sonrasında: Vatanın Vicdanı
Hafızalardan silinmeyecek o ihanet gecesinde, gökyüzünden yağmur gibi mermi yağarken bu milletin sokaklara dökülüşü, tankların önüne yatışı sadece bir “demokrasi nöbeti” değildi; bu, vatanın namusunu çiğnetmeme yeminiydi.
Milyonlarca insan; siyasi görüşünü, mezhebini, hatta tuttuğu takımı bir kenara bırakıp tek bir amaçta birleşti: Bayrağı indirtmemek, ezanı dindirtmemek!
O günler, siyasetin değil; milletin vicdanının eseriydi. Günlerce süren nöbet, yalnızca vakit geçirmek değil, toprağın altında yatan şehitlere verilen bir sözdü.
O geceki irade hiçbir siyasi sınır tanımıyordu. Evden çıkıp AK Parti Çekmeköy İlçe Başkanlığı önüne ulaştığımda saat 23.00’ü gösteriyordu. Ellerinde Türk bayraklarıyla slogan atan yaklaşık yüz kişilik bir grubu görünce içimden şu cümle geçti:
“Allah’ın izniyle başaramayacaklar.”
Kültür Müdürlüğü görevimin verdiği sorumlulukla bir arkadaşımı arayıp ses aracını almasını istedim. Araç Madenler Meydanı’na ulaştığında saat 00.30’du. Oradan Taşdelen Emniyet Müdürlüğü önüne doğru yürüyüşe geçtik. Önde ses aracı, arkada halkla birlikte Turgut Özal Caddesi’ne ulaştığımızda sayımız beş binleri bulmuştu.
Elimde mikrofonla kalabalığı coştururken, elbisemden beni çekiştiren bir adamın ne söylediğini anlamakta zorlandım. Kulağımı yaklaştırdığımda, her hâlinden meyhaneden yeni çıktığı belli olan o adam fısıldadı:
“Fatih’in, Yavuz Sultan’ın, Sultan Alparslan’ın torunları burada mı, bir sorsana!”
İşte o an anladım: O gece vatanını seven herkes dışarıdaydı. Ne partisi, ne yaşam tarzı, ne de dünya görüşü önemliydi. Tehdit edilen, bir partinin ikbali değil; devletin bekasıydı.
Ve bu destan, Kazlıçeşme’de beş milyon kişinin tek yürek oluşuyla taçlandı. O kalabalık, “Kim olursa olsun, hainliğe geçit yok!” diye haykırıyordu. O günkü toplanışın duygusal yükü; masumiyet, cesaret ve nihai vatan sevgisiydi.
Bugün Saraçhane ve Ötesinde: Siyasi Talebin Gürültüsü
Şimdi ise meydanlar farklı bir davanın sesiyle çalkalanıyor. Hırsızlık iddialarıyla anılan, hukukun karşısına çıkarılan bir şahsın tutuklanmasına itiraz etmek için bir partinin çağrısıyla taraftarlar şehir şehir geziyor. Bu toplanmalar, “adalete baskı” çabası olarak yorumlanıyor.
Oysa 15 Temmuz’da can verenler, hukukun üstünlüğüne olan inancımızı korumak için şehit olmuşlardı.
Bu iki manzarayı karşılaştırırken yüreğim sızlıyor:
Bir yanda, vatanı kurtarma bilinciyle sokaklara çıkan, canını siper eden temiz bir iradenin coşkusu...
Diğer yanda ise, hakkında şaibe bulunan bir siyasetçiyi “dokunulmaz” kılmak için hukuku kuşatma gayreti...
İşte aradaki derin uçurum budur:
15 Temmuz’da amaç, vatanın sahibini —milleti— korumaktı.
Bugün ise amaç, bir partinin ismini veya bir siyasetçiyi korumaktır.
O günkü coşku, birlikte yaşama sevdamızın bir yansımasıydı.
Bugünkü toplanmaların ardında ise yargı kararlarını siyasetle yönlendirme arzusu yatıyor.
Unutmayalım:
Bir kişi hakkında yolsuzluk veya hırsızlık iddiası varsa, onun yeri miting meydanları değil, hukukun huzurudur.
Millet, devleti için yürüdüğünde destan yazar.
Bir parti, bir şahıs için yürüdüğünde ise sadece gürültü çıkarır.
Milletin gerçek iradesi, sadece ve sadece varoluşsal tehditler karşısında ortaya çıkar.
Selam ve dualarımla,
Muhammed Sarı
Ekim 2025 / Ümraniye