Cezaevinden Dünyaya Açık Mikrofon!
Değerli Kardeşlerim!
Ekrem Silivri’den The Guardian’a yazılar gönderiyor, dünya basınına demeçler veriyor, sosyal medyada istediği gibi sesini duyurabiliyor. Sonra da “Türkiye’de demokrasi tehdit altında, diktatörlük var” diyor.
Soruyorum size:
Bu nasıl bir diktatörlük ki, cezaevinde bile dünya basınına yazılar yazabiliyor, uluslararası kamuoyuna seslenebiliyor? Gerçek diktatörlüklerde insanlar bırakın makale yazmayı, ailelerine mektup bile gönderemez!
Özgürlük Mücadelesi Masalı!
Ekrem “150 yıllık demokrasi geleneğimiz” diyor. Doğru! Ama o geleneği bu millet 27 Mayıs’ta darağaçlarında, 12 Eylül’de işkencehanelerde, 28 Şubat’ta üniversite kapılarında savundu. Başörtülü genç kızlara “Ya okulun ya inancın!” deniyor, gözyaşlarıyla hayatları karartılıyordu. Bugün o karanlık günlerin yasaklarını kaldıran, milletin inancını ve iradesini özgürleştiren iktidara “otoriter” yaftası yapıştırmak en hafif tabirle büyük bir haksızlık ve edepsizliktir.
CUMHURBAŞKANIMIZIN ÖZGÜRLÜK DEVRİMİ!
Kardeşlerim, unutmayın: Son 23 yılda bu ülkede yasakların zincirini kıran bir lider çıktı! Başörtüsü yasağına son verdi, katsayı zulmünü kaldırdı, Kur’an kurslarındaki yaş sınırını iptal etti. 28 Şubat’ın brifingli yargısını tarihe gömdü. Darbecilerin kapattığı partileri açtı, milletin iradesini yeniden iktidara taşıdı. Bireysel başvuru hakkıyla vatandaşına Anayasa Mahkemesi yolunu açtı, Avrupa standartlarında özgürlüklerin önünü açtı. Bir dönem yasaklı olan anadilde şarkı söyleme ve müzik yapma özgürlüğünü tanıdı, kültürel yasakları kaldırdı. Bugün imam hatipliler de, başörtülüler de, farklı inanç grupları da, azınlıklar da özgürce yaşıyor. Kimsenin inancı için gözyaşı dökmediği bir Türkiye var artık!
Üstelik yalnızca içeride değil, dış politikada da milletin onurunu ayağa kaldırdı. CHP’li gazeteci Kadri Gürsel bile geçtiğimiz günlerde “Türkiye, modern tarihinin hiçbir döneminde bu kadar bağımsız olmamıştı” diyerek bugünkü dış politikamızın ulaştığı noktayı itiraf etmek zorunda kaldı. Bu, bir bağımsızlık devrimidir!
BİR LİDERİN DİK DURUŞU!
Tayyip Erdoğan bir şiir okuduğu için –ki o şiir fikir özgürlüğünün ta kendisiydi– cezaevine atıldığında, hiçbir zaman Batı’dan medet ummadı. Sadece halkına sığındı. Aldığı cezayı kabul etmese bile paşa paşa gidip cezasını çekti. Ve hiçbir zaman ülkesini bu ikiyüzlü Batı’ya şikâyet etmedi.
Ben o günü dün gibi hatırlıyorum… Biz, uçak dolusu arkadaşla Almanya’dan kalkıp İstanbul’a geldik. Fatih Camii’nde Cuma namazımızı kıldık. Namazdan sonra İstanbul eski milletvekili Ahmet Hamdi Çamlı dostumuzun aracına binerek, yüzlerce araçlık konvoya katıldık. O muazzam kalabalık, dualarla ve tekbirlerle yola çıktı. Fatih’ten öğle sonrası başlayan bu yolculuk, ancak akşam namazı vakti Pınarhisar Cezaevi’nin kapısına ulaştı.
Kapıda mahşeri bir kalabalık vardı! Gözyaşlarıyla reislerini dinleyenlere, reisleri Seçim Otobüsü’nün içerisinden şöyle sesleniyordu:
“Üzülmeyin! Buraya gireceğiz, dersimize çalışacağız ve çıktıktan sonra yolumuza devam edeceğiz!”
Ve ardından o tarihi cümleyi kurdu: “Devletime asla küskün değilim!”
İşte liderlik, işte vakar, işte milletine güven budur!
EKREM’İN ASIL HESABI!
Bu mektuplar bir “demokrasi manifestosu” değil; ustaca kurgulanmış bir algı operasyonudur. Asıl hedef, yürüyen yargı sürecini gölgede bırakmak, uluslararası baskıyla mahkeme salonlarını siyasallaştırmaktır.
Ekrem, cezaevinden kahraman çıkarma peşinde!
CHP tabanını diri tutmak, “mağdur lider” imajıyla seçim startını şimdiden vermek, hatta 2028 Cumhurbaşkanlığı seçimlerine daha güçlü bir aday olarak çıkmak istiyor. Bu mektuplar bir siyasetçinin günlüğü değil, bir seçim kampanyasının manifestosudur.
Hesap Vermek Demokrasiye Dahildir!
Kimse unutmasın:
Hukuk, birilerinin “mağduriyet masalı” yazacağı bir tiyatro sahnesi değildir. Hakkında sahte diploma iddiası, ihaleye fesat ve yolsuzluk suçlaması olan bir siyasetçi yargılanıyorsa bu demokrasiye saldırı değil, tam tersine hukukun işlemesidir. Demokrasi, barışçıl gösteri hakkını korur; şiddeti, kamu malına saldırıyı ve provokasyonu ise hukuk içinde ayırır. CHP içi usulsüzlük iddialarına ilişkin süreçler savcılık ve mahkeme kararlarıyla yürümekte; bu, iktidarın “dizaynı” değil, yargının görevini yapmasıdır.
Kardeşlerim, mesele sadece bir kişinin özgürlüğü değil, Türkiye’nin istiklâlidir. Bu millet, kendi iradesiyle seçtiği hükümetin uluslararası manşetler üzerinden tehdit edilmesine boyun eğmeyecek!
Gerçek Diktatörlüklere Bakın!
Gerçek diktatörlük görmek isteyenler, bir dönemin Esed Suriye’sine baksın! Milyonlarca insan Esed zulmünde can verdi, bir o kadarı zindanlara atıldı; Batı’dan tek bir insan hakları çığlığı bile yükselmedi. BM Genel Kurulu için ABD’de bulunan Suriye devrim lideri F. Es-Şara, eski CIA başkanıyla yaptığı söyleşide şöyle dedi:
“Suriye’de gerçekleştirdiğimiz tüm bu asil eylemler, aslında uluslararası toplumun görevi olmalıydı. Bu korkunç suçlar işlenirken neden sessiz kaldınız?”
Bu sözler Batı’nın ikiyüzlülüğünü gözler önüne serdi. İşte gerçek diktatörlük budur! Ne muhalefet vardır ne basın ne de seçim! Son seçimlerde muhalefetin, büyükşehirler dâhil geniş bir yerel yönetim alanını kazanmış olması, Türkiye’nin “Mısır–Suriye” benzetmesini tek başına boşa çıkarır. Türkiye’de muhalefet belediye başkanlıkları kazanıyor, miting yapıyor, en sert eleştirileri TV’lerde söylüyor.
Bu millet özgürlük için bedel ödedi. Ezanı susturdular, susturamadılar; partileri kapattılar, bu millet yeni partiler kurdu; yasaklar koydular, yasakları söküp attı. Bugün de kimse milleti kandıramayacak.
Bu topraklarda diktatörlük değil, millet iradesi var. Millet iradesi hem seçimde hem mahkemede tecelli eder. Kimse kendini hukukun üstünde göremez.