Değerli Kardeşlerim,
Bazı kalemler vardır; ne yazarsa yazsın hep aynı yere çıkar.
Yapılanı görmez, yapılmayana büyüteç tutar.
Emeği değil kusuru sayar, hizmeti değil niyeti yargılar.
Sanki birileri yapılan her şeyi yok saymak için yazı yazar. Gerçeği tartmak yerine eğip büker, tabloyu bütün olarak görmek yerine işlerine gelen parçayı büyütürler.
Emin Çölaşan da 27 Ocak tarihli yazısında tam olarak bunu yapıyor.
Devletin deprem bölgesinde teslim ettiği 450 bininci bağımsız bölüm için diyor ki:
“Bu mümkün değil, bu bir masal, bu bir propaganda…”
Peki soruyorum:
Bu konutlarda oturan insanlar hayal mi?
Anahtarını teslim alan aileler rüya mı görüyor?
Enkazdan çıkıp sıcak bir yuvaya giren çocuklar birer istatistik hatası mı?
Bir rakamdan söz etmiyoruz sadece…
Bir sayıdan, bir tablodan, bir sunumdan da bahsetmiyoruz…
Hayattan bahsediyoruz.
Yıkılmış evlerin yerine girilen gerçek kapılardan, tutulan gerçek anahtarlardan, yakılan gerçek lambalardan söz ediyoruz.
Kolay…
Klavyeden “olmadı” demek kolay.
Bir cümleyle “yapılmadı” yazmak kolay.
Ama enkazın üstünde, çamurun içinde, kışın ayazında konut yapmak zor iştir.
Şehir kurmak zordur.
Bir milleti yeniden ayağa kaldırmak zordur.
Betonu Görmeyen Göz, Sadece Manşeti Görür
6 Şubat depremleri bu milletin yüreğine ateş düşürdü.
On binlerce can gitti.
Şehirler yerle bir oldu.
Ocaklar söndü, yuvalar dağıldı.
Devlet hatasız mıydı? Hayır.
Eksik oldu mu? Oldu.
Geç kalınan yerler var mı? Elbette var.
Bunları inkâr eden yok.
Ancak aşağıda belirteceğim hususları inkâr etmek, artık eleştiri değil büyük bir inkârdır:
Depremden sonra;
· On binlerce iş makinesi gece gündüz çalıştı.
· Yüz binlerce konutun temeli atıldı.
· Yüz binlercesi peyderpey teslim edildi.
· Altyapılar yeniden kuruldu.
· Yollar, hastaneler, okullar yapıldı.
· Şehirler yeniden planlandı.
Bunları yok saymak, sadece devleti yok saymak değildir.
Bunları yok saymak, o evlere giren insanların yaşadığı gerçeği de yok saymaktır.
Bu, istatistikleri tartışmak değildir; insanların hayatını görmezden gelmektir.
Eleştiri Başka, Emeği Yok Saymak Başkadır
Sayın Çölaşan diyor ki:
“450 bin konut değil, olsa olsa 450 bin kümes yapılır.”
Bu söz, doğrudan iktidara değil; o evlerde yaşayan gariban depremzede kardeşlerimize söylenmiş bir hakaret sözüdür.
O eve giren anneye, “Sen kümeste mi yaşıyorsun?” demektir.
O evi temizleyen babaya, “Senin emeğin palavra” demektir.
O evde ders çalışan çocuğa, “Senin odan masal” demektir.
Eleştiri elbette yapılır.
Projeler sorgulanır.
Kalite konuşulur.
Rakamlar denetlenir.
Bunların hepsi meşrudur.
Ama yapılanı toptan yok saymak, artık eleştiri değildir. Bu, inkâr siyasetidir.
Bu, gerçeği beğenmediği için reddetme kolaycılığıdır.
Sayın Çölaşan’ın bu sözleri, basit bir eleştirinin çok ötesindedir. Bu ifadeler, doğrudan doğruya devleti ve resmî kurumları “millete yalan söylemekle” itham etmek anlamına gelmektedir. Böyle bir iddia, gazete köşelerinde geçiştirilecek bir polemik değildir. Bu, devletin güvenilirliğini, kamu düzenini ve toplumun doğru bilgilendirilme hakkını ilgilendiren son derece ağır bir isnattır. Eğer ortada gerçekten bir yalan varsa, bunun ortaya çıkarılması gerekir; yok eğer böyle bir durum yoksa, bu kez kamuoyunu yanıltan bir söylemle karşı karşıyayız demektir. Bu sebeple, bu beyanların yargı makamları tarafından açık ve net biçimde incelenmesi gerektiği kanaatindeyim ve savcılık makamlarını görevlerini yapmaya davet ediyorum.
Milletini Sevmek Particilik Değildir
Beni de, benim gibi yazanları da hemen bir yere koyuyorlar:
“Erdoğan’ı destekliyorsun.”
Hayır kardeşim.
Ben:
Soğuk konteynerden sıcak yuvaya geçen yetimi, öksüzü destekliyorum.
Yıllarca çadırda yaşadıktan sonra kapısını kilitleyip uyuyabilen yaşlıyı destekliyorum.
Devletin yaptığı doğru işe “doğru” deme ahlakını destekliyorum.
Bir hizmete “doğru” demek, parti üyeliği değildir. Bir emeğe “helal olsun” demek, körlük değildir.
Asıl körlük, yapılanı bile bile görmemektir.
Ve tam da burada Yüce Rabbimiz A’râf Suresi, 179 nolu ayeti kerimesinde bizlere
çok çarpıcı bir ölçü verir:
“Onların kalpleri vardır, onlarla kavramazlar; gözleri vardır, onlarla görmezler; kulakları vardır, onlarla işitmezler. İşte onlar hayvanlar gibidir; hatta daha da şaşkındırlar. İşte asıl gafiller onlardır.”
Bu ayet;
Gözü olduğu hâlde gerçeği görmek istemeyenleri, Kulağı olduğu hâlde hakikati duymak istemeyenleri, Aklı olduğu hâlde adaleti tartmaktan kaçanları anlatır.
Gerçek Şudur
Devlet:
100 bin yapmışsa 10 bin demek kolaydır.
450 bin teslim etmişse “hiç yapılmadı” demek manşet getirir.
Ama tarih manşetlere bakmaz.
Tarih;
Evlere bakar. Anahtarlara bakar. Işığı yanan pencerelere bakar. Sobası tüten, lambası yanan odalara bakar.
O evler durdukça, o anahtarlar döndükçe, o çocuklar o odalarda uyudukça…
Bu millet gerçeği bilir.
Son Söz
Kalem namustur.
Eleştiri haktır.
Ama hakikati eğip bükmek, bu millete depremin üstüne bir de umutsuzluk enkazı yüklemektir.
Biz ne putlaştırıyoruz,
ne de inkâr ediyoruz.
Biz sadece şunu söylüyoruz:
Yapılanı görmeyen göz, adalet üretemez.
Emeği yok sayan dil, vicdanı temsil edemez.
Haftaya cuma günü, 6 Şubat depreminin üçüncü yıl dönümünü idrak edeceğiz. Takvimler ilerliyor ama acı hâlâ taze, hatıralar hâlâ diri, yürekler hâlâ o enkazın başında…
Şimdiden, o felaket gününde hayatını kaybeden bütün kardeşlerimize bir kez daha Yüce Allah’tan rahmet, geride kalan ailelerine sabır, milletimize ise bir daha böyle acılar yaşatmaması için dua ediyorum.
Rabbim ülkemizi ve milletimizi her türlü semavî ve arazi afetten muhafaza eylesin.
Bu vesileyle, okuyucularımın mübarek cumasını da gönülden tebrik ediyorum.
Selam ve dua ile.