Filistin meselesi 7 Ekim’le başlamadı.
Gazze’de bugün yaşananlar; bir anlık öfkenin değil, 80 yılı aşan bir işgalin, kuşatmanın ve sistemli yok etmenin sonucudur. 1948’den bu yana Filistin halkı evlerinden sürüldü, şehirleri yerle bir edildi; çocuklar yetim kaldı, anneler evlatsız bırakıldı. Dün Bosna’da “Avrupa’nın ortasında soykırım olmaz” diyenler nasıl yanıldıysa, bugün Gazze’de de aynı körlük, aynı sessizlik yaşanıyor.
Bu karanlık tabloda Hamas, bir örgütten önce bir direniş refleksi olarak doğdu.
1987’de Birinci İntifada’nın içinden çıktı. Bombaların altından, yıkılan evlerin, nefessiz bırakılan bir halkın bağrından… Hamas, “Biz buradayız” deme iradesidir. Teslim olmamaktır. Yok sayılmaya karşı yükselen bir hayatta kalma çığlığıdır.
Bu yüzden direnişin önderleri birer birer hedef alındı.
Şeyh Ahmed Yasin, tekerlekli sandalyesinde şehit edildi.
İsmail Heniye, bir suikastla şehadete yürüdü.
Ve Yahya Sinvar…
O, yerin altında saklanan bir lider değildi. Gazze sokaklarında, halkıyla birlikte direndi. Kaçmayı değil, kalmayı seçti. Güvenli koridorları değil, cepheyi tercih etti. Onun şehadeti, direnişin sözle değil, canla verildiğinin en açık ispatıdır.
Son olarak direnişin sesi hedef alındı:
Halkın Ebu Ubeyde diye bildiği, gerçek adı Huzeyfe el-Kahlit olan Hamas sözcüsü…
O bir silah değil, bir sözdü. Gazze’nin onurunu, kararlılığını ve direncini temsil ediyordu. İşte tam da bu yüzden o söz susturulmak istendi.
İsimlerini saymakla bitiremeyeceğim şehitler gibi niceleri… Kudüs davası uğrunda şehit oldular…Rabbim her birine rahmet eylesin..
Ama tarih bize şunu defalarca gösterdi:
Bir direnişi liderlerini öldürerek bitiremezsiniz.
Bosna’da bitiremediler, Cezayir’de bitiremediler, Filistin’de de bitiremeyecekler.
Bugün ise başka bir tehlikeyle karşı karşıyayız: fitneyle.
Ebu Ubeyde üzerinden kimlik, köken ve bağlantı tartışmaları açılıyor. Ardından sessizce şu ezber dolaşıma sokuluyor:
“Zaten Araplar Osmanlı’yı arkadan vurmuştu.”
Bu söz tarih değil; bilinçli bir algı operasyonudur.
Eski Dışişleri Bakanı İsmail Cem, vefatından aylar önce katıldığı bir televizyon programında bu yalanı açıkça anlatmıştı:
“Araplar Osmanlıyı arkadan vurdu sözü kocaman bir yalandır.”
Osmanlı cephelerinde Arapçayı çok iyi bilen Yahudilerin, gece saldırıp Arapça konuşarak askerler arasında fitne yaydığını ifade etmişti. O gün çadırlarda kurulan bu tuzak, bugün ekranlarda ve sosyal medyada yeniden sahnelenmek isteniyor.
Mazlumun kimliğini tartışmak, zalimin işini kolaylaştırmaktan başka bir işe yaramaz.
Bu tür “ifşalar” masum bir merak değil; direnişi zayıflatma çabasıdır. Özellikle bu hususlarda herkesi dikkatli olmaya davet ediyorum...
Gazze bugün insanlığın aynasıdır.
Dünyaca ünlü oyuncu Jackie Chan, izlediği görüntüler karşısında gözyaşlarını tutamadığını söylemiş; Gazze’de insanların her gün bombalandığını anlatırken “dayanamadım” demişti.
İnsan ister istemez şu soruyu soruyor:
İnsan olmak için din mi gerekir, coğrafya mı; yoksa vicdan mı?
Ve 2026’nın ilk gününde, bu soruya cevabı Galata Köprüsü’nde verdik.
Benim için bir ilk değildi.
Üçüncü kez o köprüdeydim.
Ama açıkça söyleyeyim: En kalabalığı da, en soğuğu da bu buluşmaydı.
Resmî rakamlara göre 520 bin insanımız oradaydı.
Hissedilen soğuk eksi 5 dereceydi.
Rüzgâr iliklerimize kadar işliyordu.
Eşimle birlikte oradaydım; bir ara soğuktan ellerimi, ayaklarımı hissetmedim.
Ama kimse şikâyet etmiyordu.
Bir gazeteci mikrofon uzattı ve sordu:
“Bu soğuğa rağmen hâlâ buradasınız… Neden?”
Bir kardeşimizin verdiği cevap, oradaki herkesin duygusuna tercüman oldu:
“Biz buradan sıcacık evlerimize gideceğiz. Çok üşürsek arabalarımıza biner ısınırız. Ama Gazzeli kardeşlerimizin gidecek bir yeri yok.”
İşte Galata Köprüsü’nün özeti buydu.
Soğuk vardı ama vicdan daha sıcaktı.
Kalabalık vardı ama niyet daha büyüktü.
O köprüde siyaset yoktu, çıkar yoktu, hesap yoktu.
Sadece dua vardı.
Sadece “Biz buradayız” diyen bir millet vardı.
Dün Galata Köprüsü bir köprü değildi;
insanlığın vicdan kürsüsüydü.
Gazze’de yaşananların bir savaş değil; kadınlarıyla, çocuklarıyla, yaşlılarıyla bir halkın bilinçli biçimde yok edilmesi olduğunu haykıran konuşmalar, yüz binlerin yüreğinde yankı buldu.
Ve o an, Necmeddin Bilal Erdoğan’ın konuşması sırasında, kürsüden şu dua yükseldi:
“Rabbim kahhar isminin yüzü suyu hürmetine katil Netenyahuyu kahru perişan eyle.”
Bu duanın ardından Galata Köprüsü’nde bulunan yüz binler tek yürek oldu; semaya açılan eller Âmin dedi.
Bu büyük buluşmada emeği geçen, başta Necmeddin Bilal Erdoğan olmak üzere, yük alan, sorumluluk alan tüm sivil toplum kuruluşlarımıza yürekten teşekkür ediyorum. Allah hepsinden razı olsun.
Duamız şudur:
Rabb’im Gazze’ye zafer, mazlumlara ferahlık, zalimleri kahru perişan eylesin.
Ve bu buluşmayı: seneye Kudüs’te, Mescid-i Aksâ’nın gölgesinde, özgür Filistin topraklarında gerçekleştirmeyi bizlere nasip etsin.
Çünkü bu mesele bir günün değil; bir ömrün vicdan imtihanıdır.
Selam ve dua ile…
Muhammed Sarı