Nusaybin’de indirilen bayrak üzerinden verilen mesaj sadece bir provokasyon değil; Türkiye’nin birliğine, huzuruna ve geleceğine yönelmiş kirli bir hesaplaşmadır.
Değerli kardeşlerim,
Bayrak…
Bir kumaş parçası değildir. Bir milletin alnındaki terdir, toprağındaki kandır, duasındaki umuttur. Bizim için bayrak; sadece bir sembol değil, şehidin son nefesi, annenin gözyaşı, yetimin duası, askerin yeminidir. Gönderde dalgalanan ay-yıldız, aslında milyonların kalbinde atan tek bir yüreğin resmidir.
Bu yüzden bayrağa uzanan el, doğrudan milletin kalbine uzanmış demektir.
Geçtiğimiz günlerde Suriye sınırında, Mardin’in Nusaybin hattında yaşanan hadise tam da budur. Türk bayrağının gönderden indirilmesi; ne bir “anlık öfke”, ne de masum bir gösteridir. Bu, açık ve bilinçli bir provokasyondur. Hedef alınan bir direk değil, Türkiye’nin iradesidir. Sonrasında benzer görüntülerin başka noktalara sıçraması, güvenlik güçlerimizin yaralanması, sokakların karıştırılmak istenmesi de bu oyunun devam perdesidir.
Peki amaç ne?
Amaç; devleti zayıf göstermek…
Toplumu birbirine düşürmek…
Barış ihtimallerini sabote etmek…
Sınırlarımızda istikrarsızlık algısı üretmek…
Ve Türkiye’yi içeriden meşgul ederek dışarıda köşeye sıkıştırmak…
Yani hedef bayrak değil sadece…
Hedef Türkiye.
Cumhurbaşkanımız Tayyip Erdoğan, bu oyunu açık bir dille gördüğünü ilan etti.
“Bayrağımıza uzanan kirli elleri bulacağız, hesabını soracağız” diyerek meseleyi bir güvenlik olayı olmanın ötesinde milli bir duruş meselesi olarak ortaya koydu. Bu söz, sadece bir siyasi tepki değil; devlet aklının, milletin hissiyatıyla buluştuğu noktadır. Çünkü bu topraklarda bayrak sahipsiz değildir.
Sayın Devlet Bahçeli de aynı netlikte konuştu. Bu eylemin demokratik hakla, protestoyla ilgisi olmadığını; bunun düpedüz saygısızlık ve kışkırtma olduğunu vurguladı. En önemli mesajı şuydu adeta:
Bayrak partilerin değil, milletindir.
İşte meselenin özü budur.
Çünkü bayrak; sağın da solun da üstündedir. Kürt’ün de Türk’ün de üstündedir. Zenginin de fakirin de… Bu ülkenin ekmeğini yiyen, suyunu içen herkesin ortak çatısıdır.
Bugün Suriye’de dengeler değişirken, masalar kurulurken, haritalar yeniden çizilmek istenirken; birileri bu milletin en hassas yerine dokunarak yeni fay hatları üretmeye çalışıyor. Ama unuttukları bir şey var:
Bu millet çok bayrak indirme girişimi gördü.
Çok işgal gördü.
Çok ihanet gördü.
Ama hiçbirinde diz çökmedi.
Çanakkale’de toprağa düşen bayrak, bir saat sonra başka bir elde yeniden kalktı.
Maraş’ta yere düşen sancak, bir annenin başörtüsüyle tekrar gönder oldu.
15 Temmuz gecesi kurşunların arasından alınıp tankın önüne dikildi.
Çünkü bu bayrak kumaştan değil;
imanla, onurla ve bedelle dokunmuştur.
Bugün yapılması gereken şey bellidir:
Soğukkanlı olmak…
Provokasyona kapılmamak…
Ama asla sessiz kalmamak.
Devlet hukuk içinde hesabını sormalıdır. Millet de vakarını, birliğini ve bayrağına olan sadakatini göstermelidir.
Çünkü bayrak sadece gönderlerde değil,
bu milletin kalbindedir.
Ve bu hakikati en gür, en berrak, en sarsılmaz şekilde yıllar önce dile getiren bir isim vardır:Bu milletin acısını da duasını da, direnişini de istiklâlini de mısralara emanet eden millî şairimiz…
O, bayrağı bir bez parçası olarak değil; uğruna can verilen bir mukaddesat, bir kader, bir istiklâl yemini olarak anlatmıştır. Bugün yaşadıklarımız karşısında hâlâ en doğru cevabı, en vakur duruşu onun dizelerinde buluyoruz:
Dalgalan sen de şafaklar gibi ey nazlı hilâl,
Olsun artık dökülen kanlarımın hepsi helâl.
Ebediyyen sana yok, ırkıma yok izmihlâl;
Hakkıdır, hür yaşamış bayrağımın hürriyet,
Hakkıdır, Hakk’a tapan milletimin istiklâl!
Son söz olarak şunu ifade edelim: Bayrak iner sananlar bilsin ki; bir milletin yüreği ayaktaysa, hiçbir sancak yere düşmez.
Bu vesileyle tüm okuyucularımın Cuma gününü tebrik ediyor, hayırlara, huzura ve birliğimize vesile olmasını Yüce Allah’tan niyaz ediyorum.
Selam ve dua ile...