Hafta sonu Uluslararası Vuslat Platformu’nda gerçekleşen “Satırlar Arasında” programı, bir kitap tahlilinden çok daha fazlasına vesile oldu. O gün salonda sadece satırlar okunmadı; hayat konuşuldu, tercihler tartıldı, yönler yeniden düşünüldü. Rahmetli Kadir Mısıroğlu’nun “Hayat Felsefesi yahut Yaşama Sanatı” kitabı vesilesiyle yapılan bu buluşma, bana şu hakikati bir kez daha hatırlattı: Hayat rastgele yaşanmıyor; insan yaptığı tercihlerle yol alıyor. Ve bu yol, çoğu zaman üç temel sütun üzerinde yükseliyor: doğru iş, doğru eş, doğru dost.
Bazı insanlar vardır; unvanı cebindedir ama asıl ağırlığı yüreğindedir. Bildiğini göstermek için değil, yaraya merhem olmak için kullanır. Değerli dostum Dr. Ahmet Erçek Hoca, benim zihnimde bu tarife uyan bir isimdir. Onu değerli kılan şey yalnızca mesleği değil; hayatı nasıl yaşadığı, kimlerle yürüdüğü ve hangi duruşu tercih ettiğidir. Çünkü insanı anlatan asıl şey, diploması değil; istikameti ve vefasıdır.
Programı anlamlı kılan başlıklardan biri vefa idi. Dr. Ahmet Erçek, rahmetli Kadir Mısıroğlu’nun vefatından üç yıl önce, en zor zamanlarında onun yanında durmuş bir hekimdi. Bu, sıradan bir doktor–hasta ilişkisi değil; insani bir sorumluluk ve dostluk örneğiydi. Bu sebeple yapılan kitap tahlili kuru bir anlatım değil; yaşanmış bir şahitlik niteliği taşıyordu.
Elazığ’dan İstanbul’a uzanan bir yol…
Ahmet Hoca İstanbul’a geldiğinde henüz 17 yaşındaydı. Harbiye sınavlarını kazandığında evde bir sevinç oluşmuştu. Fakat o sevincin arasına, evin en sessiz ama en derin sesi karıştı. Okur yazar dahi olmayan dedesi, annesine dönüp şöyle dedi:
“Kızım, bunlar yaramaz insan. Askeriyede boş yere yapılanmaya gitmezler. Bu çocuk zeki… Başka bir yere gönderin.”
O gün ortada ne rapor vardı ne de manşet… Ama Anadolu irfanı vardı. Hayatı sezebilen bir feraset… Dedenin işaret ettiği o yapı, yıllar sonra devlet tarafından FETÖ terör örgütü olarak ilan edildi. Ahmet Hoca bu hatırayı anlatırken, “Hikmetle hadiselere bakabilmek budur” der. Bazen bir dedenin sezgisi, yıllar sonra ortaya çıkacak hakikati herkesten önce görür.
Üniversite sınavlarında ilk 3000’e girmiş, ilk 500 dereceyle Çapa Tıp Fakültesi’ne yerleşmiş bir genç… Üstelik o dönemde Elazığ’dan yalnızca üç kişinin bu başarıyı yakalayabildiği bir zamanda…
Ama bu yolculuk yalnızca okul sıralarında geçmedi.
Ahmet Hoca, üniversite yıllarında Milli Gençlik Vakfı (MGV) yurtlarında yetişmiş, Şehzadebaşı’nın ilim ve sohbet ikliminde yoğrulmuş bir isimdir. O yıllar sadece ders çalışılan yıllar değil; ahlakın ve istikametin insana sindiği yıllardı. Rahmetli Kadir Mısıroğlu ile ilk tanışmaları da İlim Yayma Cemiyeti’nin Şehzadebaşı’nda düzenlediği bir sohbetle başlar. O gün başlayan tanışıklık, zamanla ömürlük bir vefaya dönüşür.
Ardından hukuk tahsili…
Bir yandan da sendikal mücadele içinde yer alan, emeğin derdiyle dertlenen bir duruş… Yani hem insan bedenine, hem insan hakkına, hem de alın terinin onuruna dokunan bir çizgi.
Program boyunca sıkça vurgulanan bir gerçek vardı:
İnsan, fıtratına aykırı bir hayatı uzun süre taşıyamıyor.
İşte doğru iş, doğru eş ve doğru dost meselesi tam da burada anlam kazanıyor. İnsan zamanla fark ediyor ki; yanlış bir iş insanı yavaş yavaş yoruyor, yanlış bir eş hayatı ağırlaştırıyor, yanlış bir dost ise fark ettirmeden insanı başka yollara sürüklüyor. Bedeli ise çoğu zaman iş işten geçtikten sonra anlaşılıyor.
Ahmet Hoca’nın “Doktorluk benim fıtratıma uygun değil” sözü de bu yüzden kıymetli. Bu söz, bir makamdan vazgeçmenin değil; insanın kendine karşı dürüst olabilmesinin ifadesi. Herkesin imrendiği bir yoldan dönebilmek, ancak iç sesini dinleyebilenlerin cesaret edebileceği bir şey.
Bugün nice insan, ailesinin beklentisiyle istemediği işlerde ömür tüketiyor. Nice evlilikler “el âlem ne der” düşüncesiyle kurulup sessiz bir yorgunluğa dönüşüyor. Nice dostluklar ise yalnızca çıkar üzerine ayakta duruyor. Oysa insan bir noktada durup kendine sormak zorunda kalıyor:
“Bu hayatı gerçekten ben mi seçtim?”
Vuslat Platformu’ndaki o salonda açılan şey bir kitap değil; hayatın pusulasıydı.
Verilen mesaj açıktı; mesele gençler değil, bizdik. Çocuklarımızı ne kadar tanıyoruz? Her evlat aynı kalıba sığmaz. Bizim görevimiz, onları kendi beklentilerimize göre değil, fıtratlarına uygun şekilde yönlendirebilmektir. Unvan değil, istikamet kazandırabildiğimiz evlatlar yetiştirmeyi öğrenmemiz gerekir.
Çünkü doğru yön bulan bir çocuk, yolunu da hayatını da şaşırmaz.
Selam ve dua ile,
Muhammed Sarı